Biraz gereçek, biraz hayal olan bu hikayenin yazılmasındaki amaç, olayı ve halen hayatta olan kahramanlarını ölümsüzleştirmektir...
Genç kız, ertesi gün iş hayatına ilk adımını atacaktı ve oldukça heyecanlıydı. Yaşamının kritik bir anını yaşıyordu. Fakülteyi biraz uzunca süren bir tahsil hayatından sonra nihayet bitirmiş, diplomayı eline almıştı. Şimdi, kendisine özgürlük ve bağımsızlık kazandıracak işine başlamak üzereydi. Gerçi, bundan sonra, da başıbozuk bir hayat sürecek değildi. Ama, bir iş, meslek ve kariyer sahibi olmanın verdiği rahatlık başkaydı. Bu duygularla yatağına girdi, her gece yaptığı gibi, kendisine yardımcı olması için Allah’a dua etti ve uykuya daldı...
Banka’daki birinci günü güzel geçti. İşi genel müdür asistanlığıydı, yani artık demode olan deyimle genel müdür sekreteriydi. Genel müdür Suat bey, orta yaşlarda evli ve iki çocukluydu. İstanbul’un banka ve iş hayatında ismi geçen, çok itibarlı, ulusal hatta uluslararası çapta yüksek kariyerli bir insandı. Bu özellikleriyle, kendisine son derecede güvenli ve karşısındakini kolayca etkileyen önemli bir şahsiyetti. Yeşim’e görevdeki ilk gününde çok müşfik ve dostane davrandı. Onu rahatlatmak için, belli bir müddet acemilik çekmesinin normal olduğunu, bu dönemde hata yapabileceğini, bundan dolayı kesinlikle üzülmemesi gerektiğini samimi bir tavırla ifade etti. Ayrıca, laf arasına iltifatlar karıştırarak onun çok güzel ve alımlı bir genç kız olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. Suat bey’in bu tutumu Yeşim’i çok mutlu etti. Zaten, müracaat eden bir sürü insan arasından asistan olarak onu seçmiş bulunmasından dolayı daha en başından müdürüne karşı minnettarlık duyuyordu. Bir de kendini en zayıf hissettiği ilk çalışma gününde gösterdiği yakınlık Yeşim’i iyice mutlu etmiş ve aralarında hemen bir sıcaklık doğmuştu. Bu noktada, genç kızı tanımlayalım...
Yeşim uzunca boyluydu ve üzüm renginde, derin anlamlı, hafif çekik gözlere, simsiyah renkli hafif dalgalı saçlara ve ipek gibi pürüzsüz, yumuşak bembeyaz cilde sahipti. Melek gibi güzel, tertemiz, beyaz yüzlü ve bu güzelliği tamamlayan hafif balık etinde, kıvrımlı silüetliydi. Teni ipek gibiydi, bir çok Türk kadının baş belası olan tüylenmeden onda eser yoktu. Biraz genizden gelen sesi, yumuşak, müşfik, ve hoş bir tondaydı. Velhasıl, aşık olunacak bir kızdı. Bir yandan da, sanki güzelliğinin farkında değilmiş veya bunu umursamazmış gibi, alçak gönüllü ve cana yakın tavırları vardı. Belli ki, asil bir ruha sahipti. Zaten, Tanrı tarafından bu derecede güzelliklerle bezenmiş bir kızın ayni zamanda yüksek bir ruh taşıması son derece doğal değilmiydi?
Genç kız, kısa zamanda işini tüm yönleriyle öğrenmiş ve başarılı bir asistan olmuştu. Çağdaş bir işletmede (bankada) çalışıyordu; Cumartesi, Pazar tatildi, çok iyi bir maaş alıyordu, çalışma saatleri belirliydi, fazla mesai sözkonusu değildi, Genel Müdür asistanı sıfatıyla iş arkadaşları ve sosyal çevrede forsu yerindeydi. Mutluluğunu perçinleyen bir husus, Suat bey ile sürdürdükleri mükemmel diyalog idi. O kadar ki, her sabah işe severek gelmesinde bu güzel diyaloğun önemli payı vardı. Müdürü de onu çok beğendiğini ve sevdiğini her fırsatta açıkça söylüyor ve sözlerini hareketleriyle kanıtlıyordu. Bu bağlamda, sık sık bir isteği olup, olmadığını soruyor ve gerektiğinde jestini yapmaktan geri kalmıyordu.
Bir gün, Yeşim grip olduğunda, “senin sağlığın benim için herşeyden önemli” diyerek genç kızı kendi makam arabası ve şoförüyle evine gönderdi. Bundan bir saat sonra da, Amerikan hastanesinden bir doktor ve hemşire eve gelerek kızı muayene etti. Suat bey’de gün boyunca sık sık telefon ederek, halini sordu, şifalar diledi. Bu kadar ilgi ve ihtimamdan biraz şaşırmış olsa da, Yeşim sınırsız ölçüde mutlu olmuş, adeta başı göklere ermişti. Kendi kendine, “İyi ki grip olmuşum” diye gülümsedi. Ufak bir rahatsızlık sayesinde müdürü tarafından ne kadar sevildiğini, ne kadar kollandığını, onun nezdinde ne kadar kıymetli olduğunu anlamıştı. Demek ki, Suat’ın sözleri kuru iltifattan ibaret değildi. Gerçekten, ona müthiş ölçüde değer veriyordu. Belli ki, karşısındaki insan, güvenilir, bel bağlanır bir kötü gün dostuydu.
Günler hızla akıp gidiyordu. Yeşim’in işleri her bakımdan tıkırındaydı. Banka’daki pozisyonu daha da güçlenmişti. Çünkü, Suat bey’e ulaşmak için Yeşim’dan geçmek gerekiyordu. Genç kız, kapasitesini Suat için en yararlı olacak şekilde kullanıyor ve onun mesaisini verimli şekilde geçirmesini sağlıyordu. Bunu çok iyi bilen müdürü onu geniş yetkilerle donattı. Bir çok halde Yeşim, genel müdür yardımcılarından bile daha etkili ve yetkiliydi. Güçlü ve müsbet bir karaktere sahip olduğından, bu durum onu şımartmıyor, tam tersine işinde daha da sorumlu ve titiz davranmasına neden oluyordu. Suat’ın sadece iş yaşamını değil, ayni zamanda özel hayatını tanzim eder hale gelmişti. Seyahatlerde hangi hava yollarıyla uçacağını, gittiği yerde hangi otelde kalacağını hatta, hafta sonunu tatilini nerede geçireceğini hep Yeşim belirliyordu. Bu kadar yakınlaşınca da, amirinin özel hayatıyla ilgili bir sırrını ister istemez öğrenmişti. Suat’ın eşiyle arası düzelmeyecek kadar açıktı ve ayrı yaşıyorlardı. Çocuklar daha küçükken mutlu aile reisi rolünü oynayan Suat artık buna gerek görmüyordu. Çünkü, çocuklardan birisi iş hayatına atılmıştı ve iyi bir pozisyona sahipti. Diğeri ise, Amerika’da Üniversite okuyordu. Onlar da durumu kabullenmişdi. Zaten, başka çareleri de yoktu. Suat durumu Yeşim’dan gizlemeye hiç çalışmadı. İkili çoktandır yakın dosttu, sırdaştı. Her şeyini bilen Yeşim’in bunu bilmesinde de bir sakınca yoktu. Yeşim, “bu kadar mükemmel, müşfik, cömert ve başarılı bir erkekle geçinemediğine göre, kabahat muhakkak kadındadır” diye düşündü. Suat’ın eşinden ayrı yaşıyor olması ikisini sanki biraz daha yakınlaştırmıştı. Yeşim, vaziyeti öğrendikten sonra, müdürüyle daha yakından ilgilenmeye başladı; Suat ise, Yeşim’a tamamen bağlanmış, hatta ona adeta bağımlı hale gelmişti. Bu meyanda, akşam yemeklerine sıkça beraber çıktılar, kimseyi umursamadan beraber gezip tozdular Yeşim lüks hayatı çok seviyordu. Suat da bu nedenle, kızı daima en elegan yerlere götürüyor, ilginç ortamlara sokuyordu. Bu gezip tozmalar sırasında, Yeşim ülkenin en meşhur iş adamlarını, sanatçılarını, gazetecilerini filan tanıma imkanı buldu. Tabii, onlar da Yeşim gibi her yönüyle super bir genç hanımı tanıma şansını elde ettiler. Hepsi Yeşim’i hayranlık derecesinde beğendi ve bu beğenilerini açıkça ortaya koydular. Ayrıca, biri Roma’da, diğeri Paris’te olmak üzere iki kez hafta sonunu beraber geçirdiler. Herşey o kadar güzel ve onlar o kadar mutluydu ki...
Fakat, ikisinin de unuttuğu bir gerçek, karşılarına çıkmaya başladı. Yeşim, genç, güzel ve bekar bir kızdı ve haliyle onunla evlenmek isteyenler vardı. Yeşim, bir çok talibini hiç ümitlendirmeksizin nazikçe ama kesin bir dille reddetti. Ta ki, genç bir fabrikatör kapıyı çalana kadar...
Kadri, 35 yaşında yakışıklı ve sevimli bir gençti. Babasından ufak bir şirket olarak devraldığı otomotiv parçaları üreten fabrikasını büyütmüş, yılda 70 milyon Euro ihracat yapan hatırı sayılır bir firma konumuna getirmişti. Bankanın otorize, yani genel müdürlük düzeyinde çalışılan kredi müşterisiydi. Bankada yüksek bir kredi limitine sahipti ve borcunu hep zamanında öderdi. Gerçi,son aylarda, ihracat bedellerinin tahsilinde gecikmeler ortaya çıkmıştı, ama Kadri bunu Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik durgunlukla izah etmiş ve ihracat kredisinin kapatılmasında hiçbir sorun yaşanmayacağı hususunda teminat vermişti. Kadri, Yeşim’i Suat bey’e yaptığı işle ilgili ziyaretleri sırasında görmüş ve kendi ifadesiyle çarpılmıştı. Derhal, aracılar kullanarak Yeşim’a ilgisini açıkça belirtti. Yeşim’dan bir reaksiyon gelmeyince, müştereken tanıdıkları bir muteber insan vasıtasıyla genç kıza direkt evlenme teklif etti ve evlilik önerisini bizzat yapabilmek için Yeşim’dan randevu rica etti. Yeşim, biraz zoraki de olsa, genç adamım teklifini kabul etti ve bir akşam yemeğinde buluştular. Doğrusu, Kadri yakaladığı şansı heba etmedi ve genç kızı etkilemeyi başardı. Yemekte, usulüne çok uygun bir tarzda ve güzel bir üslup dahilinde kıza, kendisine aşık olduğunu ve hemen evlenmek istediğini söyledi. Bu arada, zengin bir insan olduğunu, evleneceği insanı refah ve lüks içinde yaşatabileceğini net biçimde ortaya koymaktan geri kalmadı.
Yeşim, Kadri’den hoşlandı ve evlilik önerisini ciddi olarak düşünmeye başladı. Ama, böyle hayati bir konuda karar vermeden önce can dostu, büyüğü, sırdaşı Suat bey’in görüşünü, hatta onayını mutlaka almalıydı. Bu düşüncelerle konuyu münasip bir zamanda müdürüne açtı. Suat, kızın söylediklerini saklayamadığı bir şaşkınlıkla dinledi ve bir müddet hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi. Sonra toparlanarak, “ hayırlı olsun, Kadri bir genç kız için iyi kısmet sayılır” dedi ve devamla” zengin, itibarlı ve cazip bir delikanlı” dedi. Bunu söylerken, Kadri’nin banka riskindeki artış aklına geldi. Ama, inşallah geçicidir diyerek karamsarlıktan kaçınmaya çalıştı. Neticede, can-ı gönülden olmasa da, bu evliliğe rıza gösterdiğini Yeşim’a söylemek zorunda kaldı. Halindeki, kırıklığı, isteksizliği Yeşim de farkettiyse de, üzerinde durmadı.
Olaylar çok hızlı gelişti, daha doğrusu, Kadri elini çabuk tuttu. Suat, damadın aşırı aceleciliğine bir anlam veremiyordu. Başka bir deyimle, bu acelenin altında bir neden olup olmadığını, varsa bunun ne olabileceğini kestirmeye çalışıyor, fakat bir sonuca varamıyordu. Nihayet, nikah günü gelip, çattı. Yeşim mutlu görünüyordu. Daha da mutlu olmasını engelleyen husus, dünyada en çok değer verdiği insan olan Suat’ın düşünceli ve mütereddit haliydi. Gerçekten, Suat biraz gergindi. Ona göre, tabloda bir noksanlık, açıklayamadığı bir karanlık nokta vardı. Yeşim’e nikahta Kadri tarafından takılan bilezik ve mücevheratın onun zenginliğinden beklendiği kadar göz kamaştırıcı olmaması bile dikkatini çekmiş, kendisini “acaba neden” diye düşünmeye sevketmişti. Mamafih, gelinen noktada biricik Yeşim’i için dua etmekten başka yapabileceği bir hareket yoktu.
Kadri ile Yeşim nikahtan hemen sonra, balayına çıktılar. Suat, ertesi sabah ofisine geldiğinde, Yeşim’in şimdi boş kalan masasına hüzün içinde dakikalarca baka kaldı. Dudaklarından şu sözler döküldü. “Gerçeğin hayale galibiyetimi , acaba?” İyi ama, “ bu olayda gerçek dediğimiz ne kadar gerçek, yani Kadri’nin Yeşim’a karşı yıldırım aşkı, içtenliği, dürüstlüğü filan?.. ” Aniden yüzünde kararlı bir ifade beliriverdi. “ Galiba herşey henüz bitmedi.”
Henüz bitmeyen neydi, Suat’ın beynini kemiren kuşku bir vehimden mi ibaretti? Bundan sonra olaylar nasıl seyredecekti?
Yeşim, 15 gün sonra balayından döndü. Doğal olarak, bankada ilk görüştüğü insan Suat beydi. Suat, Yeşim’i sabahleyin birdenbire karşısında görmenin verdiği coşkuyla, biraz abartılı şekilde arka arkaya soruları sıraladı. “Yeşim, nasılsın, balayın nasıl geçti, mutlumusun, sağlığın iyi mi? ” Yeşim sanki bunları duymazmış gibi Suat’a derinden bir baktı. Bu bakış on saniye kadar sürmüştü. Sonra, Suat’a muhabbetle sarıldı, başını omuzuna koyarak, bir an öyle durdu. Hareketi nazlı bir kızın babasına sarılmasına benzetilebilirdi, ama doğrusu onun da üzerinde bir şeyler vardı ki, anlatması olanaksızdı. Birden Yeşim, kollarını Suat’ın boynundan çözerek hızla sırtını döndü ve masasına oturdu. Suat onun güzel gözlerinden süzülen bir kaç damla billur gibi gözyaşını yakalamıştı. Bütün neşesi kaçtı. O da sesssizce odasına döndü ve masasına oturdu, daha doğrusu masaya çöktü. Acaba, gördüğüm sevinç gözyaşlarımıydı, yoksa bir ızdırabın ürünümüydü?
İzleyen günlerde Yeşim’in yüzünde her zamanki tatlı gülümseme görülüyordu, neşeli ve mutlu gibiydi. Kendisini evliliğinden dolayı kutlayanlara teşekkür ediyor, genç kızlara “ darısı başınıza” temennisinde bulunuyordu. Suat, genç kızı belli etmeden ama sürekli olarak izlemekteydi. Yeşim’in hayattaki en yakını olarak, hiç kimsenin göremediğini o görebilir veya farkedebilirdi. Nitekim, üzüm siyahı gözlerindeki gizli hüzün dikkatinden kaçmadı. Düğün öncesindeki kuşkularıyla, genç kızın, (daha doğrusu genç kadının) dışarıya aksettirmemeye gayret ettiği hüznü ve gözyaşları birleşince yanlış giden şeyin ne olduğunu öğrenmek için dayanılmaz bir arzu duymaya başladı. “ Tamam, Yeşim’e neler olup bittiğini açıkça soracağım ve gerçeği gizlemesine izin vermeyeceğim” diye içinden geçirdi. Fakat, birden bunun pek kolay olamayacağını idrak etti. Çünkü, Yeşim artık evli bir kadındı. Yine günün yaklaşık on saatini birlikte geçirecek olmalarına ve birbirlerine karşı eskisi gibi muhabbet beslemelerine rağmen, ilişkilerinin uslübu ve tarzı artık farklı olabilirdi. “Acaba abartıyor muyum? “ diye kendinden kuşkulandı. Bir kaç gün sonra işlerin nisbeten hafiflediği bir ortamda, Suat, punduna getirip genç kadına “ Yeşim, adet yerine bulsun diye veya nezaketen değil, gerçeği öğrenmek için soruyorum, bu adamla mutlumusun, evliliğin nasıl gidiyor? lütfen anlat bana, çok merak ediyorum. ” şeklinde soru yöneltti. Yeşim, tek kelime etmedi, müdürüne soğuk bir bakış attı ve hemen odadan çıkarak yerine geçti...
Yeşim’in bu davranışı Suat’ı adeta şok etmişti. İlk kez onun böyle bir hareketine maruz kalmıştı. Yeşim, anlamını çözemediği o sessiz ama biraz kederli, belki biraz da kızgın bakışlarıyla nasıl bir mesaj vermek istemişti? Mesela, “ benim evliliğim seni ne ilgilendirir “mi demek istemişti. Yoksa, “ben bir hata yaptım, sen beni yanlıştan alıkoyamadın, artık çok geç” demek mi istemişti. Kimbilir, belki o bakış, ” ben mutluyum, kocamı da seviyorum, senin bu telaşın niye” anlamını taşıyordu. Belki de bunların hiçbiri değil de, Suat’ın anlayamadığı bir mana gizliydi o tuhaf bakışlarda. Aslında, Suat’ın aklına gelmeyen başka bir ihtimal sözkonusuydu. Yeşim, güçlü bir kişilik taşıyan, nezih bir insandı. Mütevazi olmasına mütevaziydi, ama asla basit bir kimse değildi. Bu asil ruh ve müstesna karakter onun ne olursa olsun kocasını kötülemesine, evliliğinden olumsuz sözlerle bahsetmesine engeldi. Karşısındaki insan Suat bile olsa, bu böyleydi. Evet, Suat, Yeşim’in ilginç bakışını analiz edememişti, fakat açık olan bir husus var dı ki, bu bakışlar Suat’ın her zaman görmeye alışık olduğu sımsıcak bakışlar değildi. O bakışlar biraz masum, biraz muzip, biraz neşeli, biraz dramatik derinden gelen, derinden etkileyen bakışlardı...
Kısaca, Suat gerçekten zor bir durumdaydı. Ama onu Suat yapan, zorluklara boyun eğmesi değil, tam tersine zorlukları kendine boyun eğdirmesiydi. Doğduğu kenar mahalleden zirveye bu özelliğiyle gelmişti.
Suat ertesi gün güvendiği deneyimli bir genel müdür yardımcısıyla, iki müfettişi Kadri’nin ticari durumu ve özel hayatıyla ilgili her türlü bilgiyi toplamak üzere görevlendirdi. Bir ay sonra, bütün gerçek ayrıntılarıyla ortaya çıktı. Kadri sefih bir hayata dalmıştı. Kumar oynuyor, içki içiyor ve tanınmış mankenlerle fink atıyordu. Gece kulübü ve barların müdavimiydi, lüks ve pahalı otellerde geceliyor, su gibi para harcıyor evine seyrek olarak uğruyordu. Doğal olarak, işleri bozulmuştu. İhracat kredisini vadesinde ödeyememiş, banka tarafından vadenin altı ay daha uzatılmasına rağmen, yine riskini kapatamamıştı. Bu durumda, bankanın yasal takibe geçme hakkı vardı. Suat, herhangi bir işlem yapmadan önce Kadri’yi görüşmeye davet ederek konuşmayı yeğledi. Toplantı yeri olarak banka dışını, Hilton Oteli’nin toplantı odasını seçti. Amacı, Yeşim’i bu sıkıcı olaylardan uzak tutmaktı. Suat ile beraber kredilere bakan genel müdür yardımcısı ve krediler seksiyon müdürünün katıldığı toplantıda, Kadri, onun pozisyonundaki bir insandan beklenmeyecek kadar sakindi. Hatta, sakin olmanın da ötesinde toplantı boyunca küstahlığa varan bir umursamazlık sergiledi. Toplantının sonunda, Kadri, Suat bey’e hitaben; “olanlardan lütfen Yeşim’in haberi olmasın, kendisini tanırsınız, sonra çok üzülür.” Dedi ve sırıtarak toplantı odasından çıktı.
Çalışma arkadaşları, Suat bey’e Kadri’nin şirketi hakkında yasal takibe geçmenin uygun olacağını söylediler. Gerekçeleri de makuldu, diyorlardı ki; “Her şirket zaman zaman zora düşse de sonra toparlanabilir, ta ki, iyiniyetli olsun, borcunu ödemek için samimi bir arzu ve gayret göstersin. Maalesef, Kadri bey’de bu hüsnüniyeti göremiyoruz.”
Suat bey, arkadaşlarına hak vermekle beraber, dediklerini yapmadı. Kadri’nin firmasına başka bir kredi açarak, vadesi dolan kredisini onunla sıfırladı. Yani, borcu yeni bir borçla kapattı, böylece Kadri’ye zaman tanıdı. Suat başka bir şey daha yaptı. Kadri’yi bu kez başbaşa görüşmek üzere davet etti. Yeşim’dan gizlemek için, görüşmeyi mesai saati dışında yapmayı tercih etti.
Bir araya geldiklerinde, Suat Kadri’ye, “Kadri bey, yaptığımız istihbaratta özel hayatınızın aşırılıklarla dolu olduğunu, şirket işlerini ihmal ettiğinizi öğrendim. Bu konuda ne diyeceksiniz.” Kadri saygısızca yanıtladı. “ Şirketimi ihmal etmiyorum, her zaman işimin başındayım. Ama piyasalar bozuk, ne yapayım. Anlayış göstereceksiniz artık.” Suat, kısa bir duraklamadan sonra, “ evinizi ihmal ediyormuşsunuz, eşinizi de. “ Kadri, “bunu Yeşim mı söyledi, size ?” diye karşılık verdi. Suat kendini güçlükle kontrol ederek, “ Karını biraz tanısan, onun böyle bir şey yapmayacağını bilirdin.” Dedi. Kadri fırsatı kaçırmadı : “Ee, ne de olsa sizin kadar tanımam mümkün değil tabii, Suat bey” Suat sakin olmaya çalışarak ama sertçe sordu : “Ne demek istiyorsun, aklınca? Kadri gözlerini kıstı ve adeta yılan tıslaması gibi: “ aranızdaki ilişkinin gerçek mahiyetini, ona aşık olduğunu en başından beri bilmediğimi mi zannediyorsun?”
Hayrettir ki, Suat, şaşırmamıştı, kızmamış, çılgına dönmemişti. Tam tersine, beklenmedik bir soğukkanlılık içindeydi. Belli ki, Kadri’den bu tür sözler duyacağını önceden biliyor, en azından kuvvetle tahmin ediyordu. Bir kaç saniye süren sessizlikten sonra, Kadri’nin ta gözlerinin içine baktı ve kelimelerin üzerine basarak konuştu: “ Bütün hesabını bunun üzerine yaptın değil mi? Evlenmeden önce, işlerin bozulmuştu. Bu durumda, iyiniyetli davranıp, riskini mümkün olduğunca azaltacağına, alçakça bir plan yaptın. Sana olan güvenimizi istismar ederek, kredi limitini sonuna kadar kullandın ve bankaya borcunu azami seviyeye çıkardın. Şimdi, aklınca borcunun üzerine yatacaksın ve ben Yeşim’dan dolayı acz içinde hiçbir şey yapamadan senin bu alçaklığına seyirci kalacağım, öyle değil mi?”
Kadri afallamıştı. Ne diyeceğini düşünürken, birden Suat’ın balyoz gibi yumruğuyla yere yuvarlandı. Suat, yerde upuzun yatmakta olan adamın başına dikildi, aşağılayarak haykırdı “ Pis çakal, sen yapacağını yaptın, şimdi ben sana neler yapacağım,göreceksin.”
Suat ertesi sabah önce Yeşim’i odasına çağırdı. Bütün olup, biteni anlattığı gibi, Kadriyle ilgili bankanın alacağı önlemlerden de kısaca bahsetti. Genç kadını olacaklara hazır olması gerektiği konusunda uyardı. Yeşim, Suat’ı tasdik eder bir yüz ifadesiyle ve sessizce dinledi. Ağzından “ Yapacağın herşeye inanır, saygı duyarım “ sözleri döküldü. Suat, daha sonra, kredilerle ilgili üst düzey yöneticileri topladı ve talimatını verdi. Kadri’nin nesi var, nesi yok araştırılarak tesbit edilecek ve haczedilecekti. Suat, operasyonu bizzat yönetti ve kısa zaman içinde istenilen sonuçlar alındı. Kadri’nin tüm menkul ve gayrimenkul varlığı bulundu. Şehrin uzak semtindeki garsoniyeri bile ortaya çıkarıldı. Ayrıca, bazı şirketlerdeki payları ve alacakları saptandı. Tüm mali varlığı derhal haczedildi ve paraya çevrilmek üzere satışa çıkarıldı. Bir yandan da, karşılıksız çeklerinden dolayı savcılığa suç duyurusunda bulunuldu. Üç ay içinde sahip olduğu herşey yasaya uygun şekilde icra dairesi vasıtasıyla paraya çevrilerek, banka riski sıfırlandı. Kadri için daha da kötüsü, karşılıksız çeklerinden dolayı, polis tarafından yakalanarak hapse konuldu. Çakal’ın sonu kötü olmuştu, doğrusu...
O gün adeta fırtınadan sonraki sessizlik, sukunet ve huzur vardı. Suat, Yeşim’i çağırarak, “ biliyorsun bankamız mevzuatına göre, ben dahil her personel, medeni durumundaki değişikliği personel dosyasına konulmak üzere, belgesiyle birlikte insan kaynakları müdürlüğüne bildirmesi gerekir. Dolayısıyla, lütfen söyle, bu belgeyi dosyama dahil etsinler. Belge, Suat’ın eşinden boşandığına dair mahkeme ilamıydı. Yeşim, ilamı aldı ve şöyle bir baktı. Sonra, “ hay hay benimkiyle beraber, insan kaynaklarına teslim ederim” dedi. Suat merakla sordu, “sende ne değişiklik var ki? “Yeşim son derecede doğal bir şekilde ve tek kelimeyle cevap verdi; “ boşandım” dedi.
Suat, “ yapmamız gerekeni yaptık “ dedi ve ekledi “ artık ikimiz de duluz”
Bir anlık sessizlikten sonra, katıla katıla kahkaha atmaya başladılar. Böyle gülmeyi o kadar özlemişlerdi ki. Yeşim, “ sahi, nerede kalmıştık sevgili genel müdürüm “ diye cıvıldadı. Yeşim’in dediği gibi belki en başa dönmüşlerdi, ama arada yaşanan acı olaylar sonunda her ikisi de yek diğerine karşı kendini fazlasıyla kanıtlamıştı.
Antik çağın Yunan filozofu Heraklites “ bir derede iki kere yıkanılmaz” demiş. Doğru; zaman denizinde hiçbir an bir öncekinin aynısı değildir, olamaz. Nitekim, dilbilim (linquistic) uzmanlarına göre, tek bir zaman vardır, o da yaşanan andan ibarettir. Dolayısıyla gramerde de zaman kipi (tenses) tekdir ve o da şimdiki zaman kipidir. Geçmiş zaman denilen şey, yaşanan anlara ait hatıralardır. Bu hatıralar, mekan ve insanlar referans gösterilerek anlaşılır hale getirilmeye çalışılır ve suni bir geçmiş kavramı yaratılır. Doğal olarak, gelecek zaman da yoktur. Geçmiş zamana ait “Yaptım, ettim” fiilleri gibi, gelecek zamana ait “yapacağım, edeceğim” cümlesinin de hiç bir somut yönü yoktur. Kainatta elle tutulur, gözle görülür (nesnel) bir geçmiş veya gelecek zaman bulunmaz. Anı bildiren şimdiki zamanın somutluğu bile kuşkuludur. Mesela, TV’ye bakıyorum derken, daha söz ağızdan çıkar çıkmaz “an” hemen geride kalır, başka bir ana geçilir. Daha önceki an, artık şimdiki zaman olma özelliğini yitirir ve geçmiş olur. Bir bakıma geçmiş zaman “an”ların birbirine eklenmesiyle oluşan soyut bir kavramdır.
Yani, Suat ile Yeşim’in ilişkilerinin yaşanan olaylardan sonra, eskisi gibi olması olanaksızdı. Çünkü, herşeyden önce, kendileri ruhsal ve duygusal olarak az-çok değişikliğe uğramıştı. İlaveten, olayları algılama ve değerlendirme şekilleri artık başkaydı. En önemlisi ise, birbirlerine bakışları, duyguları biraz farklılaşmıştı. Mesela, Suat, Yeşim’i her an bir başkasına kaybedebileceğini anlamıştı. Bunu önceden de biliyordu, tabii. Doğal olarak, böyle bir ihtimal her zaman için varitti. Ama, yaşanan son olay, bu gerçeği adeta yüzüne çarpmıştı. Evet, Yeşim’i tekrar Kadri gibi yanlış kimsenin eline bırakmak dayanılması güç bir felaket olurdu. İyi de, böyle bir risk sözkonusu muydu? Akıllı bir insan olan Yeşim, bir hatayı iki kez yapar mıydı, o yapsa bile, Suat buna meydan verirmiydi? Gerçi, ikisi de bir kez gafil avlanmıştı. Ama gerçekçi bir düşünceyle, bir daha böyle bir hataya düşmeleri milyonda bir ihtimaldi. Demek ki, Suat açısından görünürde bu bakımdan endişeye hiç gerek yok gibiydi.
Suat, pijamasını giymiş, yatmaya hazırlanıyordu. Gözü istemiyerek boy aynasına takıldı. Tuhaf ama, aynadaki sureti sanki kendisine bir şeyler anlatmak istiyordu. Diyordu ki; “koruyucu melek rolünün rahatlığına kendini fazla kaptırdın, iyi de bu rol seni hayat boyu tatmin etmeye yetecek mi? Bunu istersen, iyi düşün. Sonra bir gün korunacak kimse kalmayabilir ortada. Bunca tecrübeden sonra, hala eski tas, eski hamam diyerek mi yaşayacaksın. İstesen de, istemesen de, fikirlerini ve davranışlarını yeni duruma göre biçimlendirmen gerekiyor. Ama, “o” elinden kaçtığında, bunu sorun etmeyeceksen, zaten böyle olmalıydı diyebileceksen, mesele yok. Sen bir yana, acaba “o” hala senden sadece koruyucu melek olmanı mı bekliyor. Yoksa, daha başka şeyler mi? “Aynanın “o” diye bahsettiği Yeşim’dı kuşkusuz.
Aynaya daha fazla bakamadı ve yatağına yattı. Bu günlerde fazla yoruluyorum, herhalde, abuk subuk düşünceler kafamda uçuşuyor. En iyisi bir tatil yapmak, diye düşündü.
Kadri olayı, Yeşim’a hayatın sadece güzelliklerle değil, ayni zamanda tehlikelerle dolu olduğunu öğretmişti. Demek, iyi niyet, çalışkanlık gibi özellikler insanı şerden korumaya yetmiyordu. Kurda, çakala karşı hep uyanık bulunmak şarttı. Aksi takdirde, akla hayale gelmeyecek kötülüklere maruz kalmak işten bile değildi. İşte, bu noktada Suat’ın kendisi için ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyordu. Şöyle bir düşündü: Yeşim’a zarar verdiği için, Kadri’yi nasıl paçavraya çevirmiş ve herşeyi Yeşim’i üzmeyecek, yıpratmayacak şekilde ne güzel planlamış ve yürütmüştü. Sonra, ufak veya büyük ne zaman ona bir işi düşse, severek ve isteyerek koştururdu. Bunları sevgisini kanıtlamak için fırsat olarak gördüğü besbelliydi. Bu arada, Suat’ın sabık kocasını adeta ezmesinden isimlendiremediği bambaşka bir zevk de duymuştu. Ne de olsa kadındı ve yeryüzünde kendisi için iki erkeğin çarpışmasından zevk ve gurur duymayacak tek bir kadın olamazdı. Başka bir deyimle, Yeşim, Suat’ı yeniden keşfetmişti.
Zamanla acı olayın şokunu ikisi de üzerinden atmaya muvaffak oldu. Suat, işin içine biraz da kaderciliği katınca, zihinsel olarak kendini rahatlattı. “Demek bunu yaşamam gerekiyormuş” diye düşündü ve şöyle bir özeleştiri yaptı: “Müfettiş kökenli bir bankacı olarak, en ufak kuşkumun üzerine hiç gecikmeden gitmem gerekir(di), gereksiz iyimserlikle kendimi avutmak bu meslekte istenmeyen sonuçlara meydan verebilir.”
Günler geçiyordu. Yeşim, eski neşesini fazlasıyla buldu. Suat da kendini tamamen toparladı. Birlikte önemli bir olay yaşamış olmak ilişkilerine yeni bir boyut kazandırmıştı. O kadar ki, güzelliklerle dolu ilişkileri her ihtimale açık hale gelmişti. Yani, bazı gizli kalmış veya açıkça belli olsa da açıkça ifade edilmemiş hisler her an dillendirilebilirdi. Bütün mesele, uygun zamanın ve ortamın gelmesi, başka bir deyimle, uygun tesadüflerin ortaya çıkmasıydı. İşte, bir gün olan oldu...
Yeni çıkan bir yazılım sayesinde, Suat ile Yeşim ayni konu veya proje üzerinde eş anlı olarak koordineli çalışma yapabiliyorlardı. Internette beraber çalışırken, arasıra sohbet de ediyorlardı. O gün insan kaynakları politikasına dair bir genelgeyi müştereken hazırlamaktayken, biraz dinlanmek için, çalışmaya ara verdiklerinde, msn iletişiminde aralarında şöyle bir diyalog geçti.
- Yeşim (Y): off! canım sıkılıyor.
- Suat (S) : Neden?
- Y : Bilmem sıkılıyo işte.
- S : O zaman sıkıcı şeyler düşünme
- Y : Ne düşüneyim?
- S : Mesela, Hindistan’da güzelliği dillere destan bir prenses olduğunu hayal et. Etrafında hizmetçiler, enfes bir doğa, çiçekler,meyveler, seni neşelendirmek için şarkı söyleyen kuşlar...
- Y : Aa evet, bu hikaye bana iyi geldi. Rahatladım doğrusu, teşekkür ederim.
- S : İyi de, bir şey unutmadınmı?
- Y : Ne unuttum?
- S : Ben seni Hindistan’da prenses yaptım, sen beni burada iyot gibi açıkta bıraktın!
- Y : Haklısın, sende Hindistan’dasın tabii. Hindistan kralısın. Bana ilk görüşte aşık oluyorsun.
- S : Seninle evlenmek isterim.
- Y : Beni babamdan iste, o zaman
- S : Sen evet dedikten sonra, orası kolay.
- Y : Koca bir krala hayır denir mi? Ama beni ikna etmen çok zor olur. Koşullarım var.
- S : Söyle koşullarını:
- Y :Kırk gün kırk gece düğün isterim.
- S : Yaptım.
- Y : Bin tane fil isterim.
- S : Verdim.
- Y : Bir sandık dolusu altın ve mücevherat isterim.
- S : Verdim.
- Y : Tam bin top Çin ipeği isterim.
- S : Verdim.
- Y . İki bin parça acem halısı isterim
- S : Verdim
- Y : Ülkenin en güzel arazisini isterim.
- S : Verdim.
- Y : Büyük bir şato isterim.
- S : Verdim.
- Y : Öyleyse, ben de sana VARDIM
Ertesi gün ise, ilk karşılaştıkları yerde, yani Suat’ın Yeşim’i ilk kez görüp de vurulduğu yerde gerdeğe girdiler. Böylece, yaşamın insana sunabileceği en zevkli anları birbirlerine yaşattılar, mutluluğun doruğuna çıktılar. Suat, hayatının kadınına sahip olmuş, Yeşim ise, bekaretini sevdiği erkeğe şerefiyle sunmuştu. Bütün bunların hayallerinde cereyan etmesi mutluluklarını gölgelemedi bile. Gerçek bir aşkı, kurdukları hayali bir dünyada yaşamak yeteri kadar mutlu ediyordu onları...
Suat’ın heyecanla karışık mutluluğuna sınır yoktu. Hislerini dünyadaki hiçbir lisanla tanımlamak, açıklamak veya betimlemek imkansızdı. Suat’ın duygularının fotoğrafını çekmek, resmini yapmak filan da olanaksızdı. Fakat, kesin olan bir şey vardı ki, Yeşim’e karşı hissettikleri dünyanın en halisane, en güzel, en erdemli duygularıydı. İlk tanıştıklarında başlayan sevgi büyümüş, gelişmiş ve acı-tatlı olaylarla iyice pekişmişti. Ve sonunda yüreklerinden taşarak dillerine döküldü...
Yeşim ile karşılıklı aşk ilanı, Suat için hem bir başlangıç hem de bir sondu. Son idi, çünkü artık sevgisiz yaşadığı yıllar geride kalmıştı. Ayni zamanda başlangıçtı. Çünkü, Yeşim’in aşkı ona ilk kez gerçek mutluluğu tattırmıştı. Fakat, Suat, iliklerine kadar hissettiği mutlulukla beraber, Yeşim’e karşı eskisiyle kıyaslanamayacak kadar büyük bir sorumluluk da duymaya başladı. Yeşim’e gelince, üzerine güvenli ve sakin bir hava geldi. Güzel yüzü adeta bir mutluluk tablosu sergiliyordu. Artık arkasında bir kral vardı. Dolayısıyla,hiçbir şeyden, hiç kimseden korkmasına gerek yoktu. Gelecek yaşamında karşılaşabileceği sorunlar da onu yıldıramazdı. Çünkü, o bir kraliçeydi ve aşığı olan kral onun tüm sorunlarını kolayca çözerdi.
Kısaca, hayat ikisi için yeniden başlamış gibiydi. Her konuda sistematik düşünmeye alışık olan Suat, şimdiden Yeşim’i nasıl azami derecede mesud, müreffeh yaşatacağına dair ilkeleri kafasında belirlemişti bile. Aralarındaki yaş farkı, gerçek hayatta evlenip yuva kurmalarına maniydi. Aslında kimseyi umursamadan evlenebilirlerdi. Ama, çok hassas bir kız olan Yeşim çok üzülür, yıpranırdı. Onun yerine, kadere bir çalım atıp, bir bölümü gerçek hayatta, bir bölümü hayallerde geçen bir müşterek yaşamı tercih ettiler. Ama, gerçek bir aşka dayanan bu yaşantıyı kimse engelleyemezdi, engelleyemedi. Amaç mutluluk ise, onlar mutluluğu böyle yakalamışlardı işte.