Konvertibilite, bir ülke parasının diğer paralarla serbestçe mübadele edilebilmesidir. Bir paranın konvertibl olabilmesi önce belli bir prosedüre bağlıdır. Türk Parası, gerekli prosedürden geçerek, konvertibilite kazanmıştır. Gerçekten, Özal devrimlerinin son halkası olarak, Türk Lirası o zamanki hükümetin kararı ve IMF’nin onayıyla, 1990 yıl başından itibaren dünyanın konvertibl paraları arasına dahil olmuştur.
Ancak, resmi prosedürün yerine getirilmesi, bir parayı fiilen konvertibl yapmaz. Bunun için o paranın özellikle dış ticarette talep edilen bir enstrüman olması gerekir. İşte, hükümetin Rusya, Iran ve Çin’e TL. karşılığı ihracat yapma çalışmaları fiili konvertibiliteye yönelik yerinde ve önemli bir teşebbüstür. Hükümetin bu üç büyük ülkeye ihracatta Türk Lirasını, onlardan gelecek ithalatta ise, milli paralarını ödeme aracı olarak kabul etmesi çok yönlü ve önemli bir gelişme. Şöyle ki;
Dünyanın gerçek rezerv parası Dolar ve Euro olmak üzere iki tanedir. İngiliz Sterlingi, Japon Yeni ve İsviçre Frangı ise, ikinci derecede uluslar arası döviz mesabesindedir. Bunların dışındaki paralar, milli para statüsünden beynelmilel döviz statüsüne geçememiştir. Dolar ve Euro temsil ettikleri ülkelere ne kadar büyük avantajlar sağlıyorsa, milli paralar olmanın ötesine geçemeyenler de ülkeleri için o kadar handikap teşkil ederler. Düşünün ki, Amerika Birleşik Devletleri diğer ülkelerden aldığı mal ve hizmetlerin bedelini FED (ABD Merkez Bankası ) matbaasında bastığı dolarla öder. Her kupürdeki doların sadece % 5-6 oranındaki basım masrafı haricindeki değeri, senyoraj geliri adı altında ABD Hazinesinin kazancı olur; ayni şey Euro için de söz konusudur. Bu iki paraya üstünlük sağlayan ilk faktör, temsil ettikleri ABD ve Avrupa Birliği gibi iki devin dünya ticaretinde büyük söz sahibi olmasıdır. Buna ek olarak, dünyanın diğer ülkeleri de, bu paraları hem ülkeleri içinde hem de dış ticaretlerinde kullanır, hatta kullanmak zorundadır. Mesela, ABD’ye büyük çaplı ihracat yapan Japonya ve Çin, hangi ülkeye olursa olsun, ithalatlarını da kazandıkları dolarlarla yapmak zorunda kalır. Böylece, büyük miktarlarda dış satım yapan ABD ve AB otomatikman paralarının konvertibilitesini güçlendirir. ABD ve AB yüksek miktarlardaki ihracatlarıyla dolar ve Euro. talebini, ithalatlarıyla ise, arzını oluşturur. Ayrıca, bu ülkelerde iş hayatı çok geniş ve derin olduğundan dâhilde para talebi çok yüksektir. Talebi yüksek bir döviz ise, çok talep edilen bir mal gibi kıymetlenir.
Buna mukabil, parası milli para eşiğini aşamamış ülkelerin dış ticarette işi nispeten çok zordur. Çünkü, bu ülkeler kendi paralarıyla dış ticaret yapamazlar, İhracatta tahsil ettikleri ve ithalatta ödedikleri para muhtemelen ya Dolardır, ya da Euro. Bu ülkeler, ( ki bir tanesi Türkiye’dir), ithalat yapmak,için önce Dolar ve Euro bulmak, sonra da bu dövizlerle mal ve hizmet almak zorundadır. Bu arada, döviz kuruyla ilgili sorunlar yaşarlar. Şayet, ülke dış ticaret açığı veriyorsa, mili paranın döviz cinsinden fiyatı düşme eğilimi gösterir veya daha doğru bir deyimle istikrarsızlık kaynağı olur. Ayrıca, sık sık döviz kıtlığı yaşamak da bu ülkelerin kaderi gibidir. Ülke ekonomisinin özellikleri döviz kurunu etkilerken, uluslararası ekonomideki gelişmeler, Dolar ve Euro paritesini oynatmak suretiyle yine milli paranın kuruna yansır. Kurlardaki ani ve büyük oranlı oynamalar, bazen tüm ekonomiyi krize sokar.
Olaya birazcık duygusallık katarak diyebiliriz ki, bir ülkenin milli parasıyla alım satım yapamaması zulümdür. Gerçekten, dünya ticaretinin ödemeler cephesi Dolar ve Euro tarafından esir alınmış gibidir. Bu nedenle, Türkiye, Rusya, Çin ve İran arasında milli paralarla yürütülecek bir ticaretin ulusal egemenliğine saygılı başka ülkeler tarafından da örnek alınması. çok muhtemeldir. .